sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

55 kişi kendisini tutuyor, 3 arkadaşı var.



topluluklar

üyesi olduğum topluluklar | yöneticisi olduğum topluluklar
  1. yeraltı edebiyatı

    yeraltı edebiyatı

    5822 üyesi var. üyelik serbest.
  2. lost

    lost

    3754 üyesi var. üyelik serbest.
  3. nietzsche

    nietzsche

    3232 üyesi var. üyelik serbest.
  4. sanat

    sanat

    3071 üyesi var. üyelik serbest.
  5. felsefe

    felsefe

    2921 üyesi var. üyelik yönetici onayı ile.
  6. psikoloji

    psikoloji

    1935 üyesi var. üyelik serbest.
  7. deviantart

    deviantart

    1705 üyesi var. üyelik serbest.
  8. şiir

    şiir

    1415 üyesi var. üyelik serbest.
  9. kitap

    kitap

    1318 üyesi var. üyelik serbest.
  10. duman

    duman

    951 üyesi var. üyelik serbest.

1 2

arkadaşlarım

3 arkadaşı var.
  1. kirilganmelek

    tuttumkirilganmelek

  2. Mahadeva

    tuttumMahadeva

  3. kadavvra

    tuttumkadavvra


BLOG yelizpdr rss kaynağı

adresi: http://yelizpdr.sosyomat.com/blog

yelizpdr panosu rss kaynağı

arkadaşları neler demiş?

sen boş ver dediğin her şeyi, içinden atıp kusamadığında hazmetmek zorunda kalırsın, çünkü miden kaldıramaz...

ama ben hep derim, içine atma!
içine atmak dünyadaki bütün hastalıkların ana sebebi, içine atmak!
Vavien'i izledikten sonra ağzıma yapışan ama
her defasında her şeyi kusmak istediğim an kullandığım cümlelerdendir...
içine atma(k)!!!

ama yine de sen istersen içine at,
hazmedilmesi bazılarına kolaydır...

yelizpdr   16 Kasım 2011 00:37  

mesleğim dışında insanları anlamaya çalışmamak en iyisi bence, ya mesleki yılmışlık başlıyor ya da başaramayacağım düşüncesi, en iyisi boşver, kendini anlaman kendine yeter ;)

çünkü,
hayatın tüm renklerin içinden geçse de
yaşasan da alabildiğince
bir yanın hep sade(ce) kendinde
bu yüzden hep yalnızsın şu hayatta...
işin ironik kısmı üzülemiyorsun da.....
ne de olsa yalnız göçüyorsun tüm renklerin içinden..
tüm ihtişamınla,,
sessiz, renksiz ve sade...

yelizpdr   16 Kasım 2011 00:05  

HAYALLERİN ÖLÜMÜ...

"Hayallerimizden vazgeçip huzura kavuştuğumuzda, kısa bir dinginlik dönemi yaşarız. Ama ölü hayaller içimizde çürümeye ve tüm varlığımızı köreltmeye başlar. Çevremizdekilere karşı zalimleşir, sonra da bu zalimliği kendimize yöneltmeye başlarız. İşte o zaman hastalıklar ve ruhsal bozukluklar başgösterir. Savaşta kaçınmaya çalıştığımız düşkırıklığı ve yenilgi, korkaklığımız yüzünden tepemize çöker. Ve bir gün, ölüp gitmiş hayaller soluk almamızı güçleştirir ve ölümü arar oluruz. Bizi sınırlılıklarımızdan, işimizden ve pazar öğleden sonralarının korkunç huzurundan kurtaran, ölüm olur."

Paulo COELHO

yelizpdr   19 Ekim 2011 17:16  

Pablo Picasso - Günlükler
“İnsan hiçbir zaman iyi iş becerdim, üstelik yarında pazar dememeli durduğun anda yeniden başlamalısın bir daha hiç dokunmayacağım diyerek deyip tuvali köşeye atabilirsin. Oysa son hiçbir zaman gelmez. Bazıları benim arayışlarımdan söz ediyorlar, ben aramam ki... Bulurum.

Ne yapacağınızı iyi biliyorsanız, gidip de onu yapmanın ne anlamı var? Nasılsa, biliyorsan böyle bir deneye girişmenin bir anlamı yok. Başka bir şey yapın, daha iyi. Anlaşılmaktan daha tehlikeli bir durum var mı? Üstelik bu zaten olası değildir ki hep yanlış anlaşılırsın. Yalnız olmadığını sanırsın, oysa her zamankinden daha yalnızsın.

Yine diyorum ; “Herşeyi söylemem ama, her şeyin resmini yaparım”

P.picasso

yelizpdr   18 Ekim 2011 21:14  

BIR INSAN YAPMAK

Fransizlarin O muhtesem heykeltrasi Rodin'e bir heykeli nasil yaptigini
sorduklarinda tek bir cümleyle cevap vermisti.
-Tasin fazlasini atiyorum, geriye heykel kaliyor.
Bir heykel tasin fazlasi atilarak yapiliyor, peki insan nasil yapilir?

Rodin'in heykel yapmasi gibi hepimizde insanlar yapariz.
Tanidigimiz, sevdigimiz her insan aslinda bizim yaptigimiz
insanlardir. Ve biz insanlari Rodin'in heykellerini yaptiginin tam
tersini yaparak yaratiriz.Bir insanla karsilastigimizda o, küçük
bir kil parçasidir. Onun bütününü görmeyiz, bilmeyiz de. Aliriz
o küçük kil parçasini ve onu yogurup kendi topragimizdan birseyler
katmaya baslariz, bacaklar yapariz ona, kollar sonra bir gövde,
kendi kafamiza uygun bir kafa. Küçük kil parçasina kendi topragimizi
ekleyerek yaptigimiz insan, ne kadar kendisidir, ne kadar bizdir, onu
hiçbir zaman kestiremeyiz. Heykelin ilk kil parçasi ondandir, ama
gerisi hep bizim topragimizdir. Bizim kafamizda yaptigimiz insanlar,
kendilerinden çok bize benzerler. Zaman zaman heykelin içinden
kendileri çikiverirler, yaptigimiz heykelin kolu, bacagi düser, kafasi
yana yatar, birden sinirleniriz, " neden sen benim yaptigim heykele
benzemiyorsun?", diye yada "neden benim yaptigim heykeli
bozuyorsun" diye.

Isin garip yani , o heykeli yaparken de içten içe heykelin aslina
benzemedigini, kolunu bacagini degistirdigimizi, bütün çirkinliklerini,
eksikliklerini kendi topragimizla kapatip degistirdigimizi hissederiz,
ama bu gerçegi inanilmaz bir dirençle saklariz kendimizden. Özellikle
kadinlar, gördükleri gerçekleri kendilerinden saklamakta, heykellerini
kendi yaptiklari gibi görmekte çok dirençlidirler ve bu isi erkeklerden
çok daha uzun zaman sürdürebilirler.

Biz, küçük bir kil parçasina kendi topragimizi ekleyerek heykeller
yapariz. Rodin tasin fazlasini atarak yapar. Ve onun heykelleri
bizimkinden daha uzun ömürlü olur. Pariste Rodin'in müzesini
gezerken, yilarca resmini masamin üzerinde tuttugum o kadin
heykelini görmek istemistim önce. Heykeli bulmustum.Benim
tahmin ettigimden çok daha küçüktü, ama benim tahmin
ettigimden çok daha güzeldi. Dizlerinin üstüne kapanmis bir kadin
heykeliydi, saçlari yüzünü kapatmisti, vücudu çirilçiplakti, yuvarlak
kalçalari vücudunun diger kisimlarindan daha parlakti. Kalçalarin
neden daha parlak oldugunu, dayanamayip o kalçalari oksadigimda
anlamistim. Çünkü benim gibi herkes dayanamayip kadinin
kalçalarini oksuyordu ve kadinin kalçalari binlerce elin oksayisiyla
parildiyordu. O heykeli gördügümde çok gençtim. Ve benim küçük
bir kil parçasina kendi topragimdan ekleyerek yaptigim kadinlar o
heykele benzedi, kalçalari yuvarlak, belleri ince, yüzleri saçlariyla
örtülüydü. Yüzleri görünmedigi sürece bir sorun çikmiyordu, ama
her defasinda, heykel basini çevirip bana bakiyordu ve benim
yaptigim yada yapmak istedigim yüz degildi.

Bu sefer ayni anda bir çok küçük kil parçasi alip birçok kadin
yapmaya basladim. Bunun adina "sadakatsizlik" diyorlardi.
Onlarin ortasinda durup hepsine birden bakiyordum, aralarinda
basini çevirmeyecek biri çikacak mi diye; hepside basini
çeviriyordu, yüzleri benim yaptiklarim degildi.
Sonra, kadinlarin da benden küçük bir kil parçasi alip, bundan
bir heykel yaptiklarini kesfettim. Ve bende onlar gibi olmadik
bir yerde basimi çevirip onlara bakiyordum.
Daha sonra herkesin heykeller yaptigini farkettim. Aslina
benzemeyen milyonlarca heykel vardi çevremde. Herkes kendi
yaptigi heykele sariliyordu ve herkesin heykeli kendi sarilisina
dayanamayip parçalaniyordu.
Ve bütün heykeller karsilikli birbirine haykiriyordu
-Ah sen ne çok degistin!
Küçük kil parçasi alip ondan büyük heykeller yapiyorduk.
Sonra heykeller baslarini çevirip bakiyorlardi ve yüzleri bizim
yaptigimiz yüzler degildi.
Ama en korkuncu, bazilarinin, yüzleri degisik olan ve kendi kollarinda
parçalanan heykellerinden ayrilmak istememeleriydi. Ve iki heykelin
karsilikli birbirini parçalamasiyla geçen bir hayat yasaniyordu.
Tolstoy, karisiyla evlenirken büyük bir hata yapmis ve günlügünü
karisina göstermisti. Heykelin basini çevirdigi andi o. Karisi, gördügü
yüzü asla affetmedi, ama ayrilmadilar. Isi kendi aralarinda bir inada
döndürdüler. Çok uzun süren evlilikleri boyunca günlük tutup bunu
birbirlerine gösterdiler.
Tolstoy, karisinin kizkardesiyle kiristirdi, karisi kizinin piyano
sevdi.Tolstoy seksen yasinda karisindan kaçti, issiz bir hocasini
dag istasyonunda ayakkabilarini çikartip, karlarin arasinda yalinayak
yürüdü. Ertesi sabah, zatürre oldu ve issiz dag istasyonunun
kasvetli bekleme salonundaki kerevetin üzerinde günlerce hasta
yattiktan sonra orada, karisindan uzakta öldü.
Rodin, tasin fazlasini atarak yapardi heykellerini. O, elindeki büyük
mermeri tanirdi. Insani tanimak mermeri tanimak kadar, insanlarla
iliski kurmak her çekice açik bir mermerle, iliski kurmak kadar
kolay degil.

Tasi tanimak kadar kolay degil insani tanimak.
Kimse tanimaz sevdigini, sevdiginden bir küçük kil parçasi alip, ona
kendi topragini ekleyerek büyük bir heykel yapar. Yaptigi heykel,
kendisine benzer.
Oynar bir zaman yaptigi heykelle. Onunla konusur.
Heykeli degil aslinda kendi sesini dinler.
Kendi duymak istedigini duyar.
Sonra heykel basini çevirir, muhakkak her heykel birgün basini
çevirir.
Yüzü görünür. Gördügü yüz, görmek istedigi yüz degildir.
Ve insanlar hayal kirikliklari yasarlar. O hayal kirikliklarinda garip
bir çocuksuluk çikar ortaya, kabahatin heykelde oldugunu sanirlar,
içten içe gerçegi görmekten hep kaçtiklarini bilseler de, bunu
kendilerine kolay kolay itiraf edemezler iste: isterler ki, sevdikleri
insan, kendi yaptiklari heykele benzesin, kendi yaptiklari heykel
gibi konussun, yüzünü hiç çevirmesin.
Küçük bir kil parçasindan bir heykel yapmak, kolay is degil çok
emek ister.
Ama insanlar emekten pek kaçinmazlar, ask derler onun adina.
Ask dedikleri, bir insandan küçük bir kil parçasi alip, birgün
yikilacagini hep bilerek, o küçücük parçadan kocaman bir
heykel yapmaktir. Ve kendileri bir heykel yaparken, kendilerinin
de heykelinin yapildigini bilmezler.
Sonra birden yüzlerini çeviriverirler.
Heykellerin kollari bacaklari yanlis oynar, parçalar dökülür.
Her seferinde, yeni küçük kil parçalarindan yeni heykeller yapmak
için, arkalarinda kirik bir heykel birakarak uzaklasirken, ayni
mahzun sesle, ayni sözcügü söylerler;
-Elveda

Ahmet ALTAN

yelizpdr   22 Eylül 2011 19:32  

Aşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam.

Bu beli kıskançlıktandır; çünkü ben aşkın büyüsüne kapılmayı çok severim.

Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından.

İyi bir terapist karanlıkla savaşır ve aaydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemle beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır...

AŞKIN CELLADI OLMAKTAN NEFRET EDERİM!...

yelizpdr   22 Eylül 2011 19:32  

Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi,
grip "Yatınca geçer"di, başın ağrıyorsa "Çocukların başı ağrımaz" denirdi,
uykun kaçıyorsa "Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün" şeklinde konu
halledilirdi!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya, "Tembel"din ya "Yavaştan, sağlam
sağlam öğreniyor"dun!
Hüzünlü bir çocuksan "Yazar olacak herhalde" derlerdi,
yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı,
susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk 'astım başlangıcı',
okuma yazmayı zor söküyorsa 'disleksik', hüzünlüyse 'depresif',
aşırı hareketliyse 'hiperaktif' diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler! O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular? Emo!
Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska,
dar pantolonlu, converse'li, siyah ojeli ergenler var ya...
Taksim'de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional'dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor.
Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!

*HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM*
Ay kıyamaam! Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım. Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem "Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa..." şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
"Sıkılıyorum... Hayat çok anlamsız" cevabımın üzerinden sanırım
birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım.
Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu 'mıncırma' hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir.
Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!
Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,
yüzünü yüzüme yaklaştırarak "Alırım ayağımın altına" diye başladı ve "Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsan da git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah..." şeklinde bitirdi!

*NE DERDİM KALDI NE DE TASAM*
Malumunuz eti mıncırılan ergen olay yerinde fazla kalamaz, mıncırandan tırstığı için kendisine yalakalık yapar, arzu ettiği aktiviteleri gerçekleştirir.
Mıncıran mutlu, mıncırılansa artık efendi bir insandır! Aynen öyle oldu.
Mıncırma sonrası ne derdim kaldı ne tasam! Emo'luğum o gün bitti, bu yaşa
kadar da hep mutlu mesut, uyumlu, üretken biri olarak yaşadım. Şimdinin
sokakta bira içen, gelen geçenden ihtiyacı var diye değil, hayat tarzı sandığı için para dilenen, dünyanın bütün derdi sırtındaymış gibi davranıp,
bunalım takılıp bir işin ucundan tutmayan emo'larının başında, bizim zamanımızın anne babaları olacaktı ki. Ohoo... Muma dönerdi hepsi! Bir kere her şeyden önce bütün o yüzü gözü saçla kaplı eşek herifleri bir eşek tıraşına götürürlerdi, kesin!
Ülkenin gençlerine bak.
Tarikat yurtlarında yetiştirilen çocuklar, polise atsın diye eline taş verilenler, bir de emo'lar!
Gelecekten çok umutluyum çok!

yelizpdr   22 Eylül 2011 19:31  

ANLARIN KIYISINDA

Şeylerdan aldığımız zevki ayakta tutan ve şeylerin hala var olmasını sağlayam, ağlamanın imkansızlığıdır: Tatlarını tüketmemize ve bunlardan yüz çevirmemize engel olur. Onca yolun ve kıyının üzerinde, gözlerimiz kendi içlerinde boğulmayı reddettikleri zaman, kuruluklarıyla, hayran oldukları nesneleri koruyorlardır. Gözyaşlarımız tabiatı heba eder, kendinden geçişler de Tanrı'yı... Ama sonunda bizi heba ederler. Zira ancak en yüksek arzularımızı serbest maceralarına bırakmayı reddederek oluruz: Hayranlığımızın ya da hüznümüzün çemberine giren şeyler, sadece onları sulu vedalarımızla kurban etmediğimiz ve kutsamadığımız için orada kalırlar. ... Böylelikle, her geceden sonra, kendimizi yeni bir günün karşısında bulduğumuzda, o günü doldurma gerekliliğinin gerçekleştirilemez oluşu içimizi ürküntüyle doldurur; ve ışık içinde nerede olduğumuzu şaşırmış bir halde, sanki dünya az önce sarsılmış ve kendi Yıldız'ını icat etmiş gibi, bir teki bile bizi zamanın dışına çıkarmaya yetecek olan gözyaşlarımızdan kaçarız.

E. M. Cioran Çürümenin Kitabı

yelizpdr   22 Eylül 2011 19:30  


 
tuttum işlemi gizlidir. karşı tarafın haberi olmaz. tuttuğunuz kişileri bir arada görebilir, yaptıklarını takip edebilirsiniz.

ETİKETLERİ

ARKADAŞLARININ EKLEDİKLERİ


pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage